detox: bir diyet fantezisi

Açıkçası hiç aklıma gelmemişti, aylar sonra ayaklarım soğuk su dolu bir leğendeyken yazacağım ve ara sıra gidip buzluktaki kıymayı çıkarıp kafamda bekleteceğim… Haziran kışlık yorganla geçtiğinden dolayı yazdan bu denli hazzetmediğimi unutmuşum. Velhasıl, üşüyemiyoruz reyizler. Yanıyoruz.

Ellerim ve ayaklarımın aşırı sıcak olması beni nicedir kıllandırır. Babamın diyabetik olması ve benim de babamın yalnızca bıyıksız hali oluşum bu endişeleri arttırdı; gideyim dedim bir baksınlar.

 1 (bir) yıldır mahallemdeki aile hekiminin kayıtlı hastasıyım. 4 (dört) kez kendisine işim düştü ancak biz henüz bir kez dahi müşerref olamadık zira kendisi 1 yılda 4 seferdir “yıllık” izinde. Art niyetli gibi mi geldim size? Yok estağfurullah benim zamanlamam kötü tabii ki; adamı devamlı izin günlerinde taciz ederek hadsizlik ediyorum; kırk yılın başı izne çıkmış şurda.
Sonuçta oradaki her işi bilirkişi Cevdet Bey, -kendisi başhekimlik terk diye düşünüyorum yoksa doktorumu sordum diye o kadar afra tafra niye yapsın- beni başka bir doktora yönlendirdi.
İnsanların yaşlandıkça aynı mesleği icra eden gençlere güvenmemesi gerçekmiş yahu. Yaşlandım demiyorum ama yaşlanmaya yüz tutmuşum demek ki tüyü bitmemiş doktoru hiç gözüm tutmadı. Hem kendisi doktor olduğu kadar küstahtı da. Genel bir tarama istediğim için kendisine kanla alakalı tüm tetkikleri alıp alamayacağımızı sordum, tek kaşını kaldırıp laptopunun üzerinden bana bir saniyeliğine baktı ve işine geri dönerken; “Gereken neyse onları istiyorum” dedi. Ben alt metin olarak “Sen bana iş mi hatırlatıyosun lan bok?!”u okuyarak çenemi kapattım. Yarın kan vereceğim  ama ameliyata girecek gibi heyecanlıyım.
Pazartesi itibariyle diyete başlama işini bir kademe ilerlettim ve detox’a başladım. Ne zamandır şöyle ismi havalı şeyler yapmıyordum. Bu modern otacıların ilk türediği zamanlarda duydum detox sözcüğünü ve sinek ilacı filan sanmıştım bi süre ki bence çok da uygun bi isim.

Ailemde birkaç kişi tarafından denenmiş bu tarifte -işte en güzel kısmı geliyor!- hiç bir şey yemiyorsun. Harika! Tam temizlik!

Hayır tabiki. Kuş yeminden hallice chia adlı tohumu, adına smoothie deyip sevimlileştirilen onlarca zerzevat ezmesiyle karıştırıp içiyoruz. Ailede henüz bir kadın üyemiz üzerinde denenmedi, ben ilk oluyorum. Aslında öyle bi tip değilimdir ama hadi bu seferlik vücudum bilime armağan olsun.

Kıçın terlemeden sağlıklı kilo verebilme ihtimali beni de etkiledi sanırım.

Chia kelimesi Maya dilinde güç, enerji demekmiş. Uzun süre tok tuttuğu  (ki bence palavra) ve çok besleyici olduğu için yolculuklarda filan tüketmişler. Bu tabi işin satış pazarlama açıklaması. Ben yer miyim bunları?! Bilenler bilir, Mayalarla başım zaten ezelden beladadır. Diyorum demek ki Mayalar doğum günümde kıyameti koparamayınca burdan yürümeye karar vermişler. Tohum mohum… Bakalım, ne çıkacak göreceğiz. Ya bir haftaya ortalıkta fit fit dolanacağım, ya da acımdan evin bir köşesinde kakalak misali ters dönüp debelenirken bunulacağım.

Naçizane önerimdir

Etiketler

, , , ,

İroniktir; medeniyet seviyesinin ilkellikle doğru orantılı olduğu savım giderek güçleniyor. Gün geçmiyor ki medenileşen, globalleşen, ilerleyen dünyamızda ilkel kabilelerde, hatta ilk insanlarda rastlanmayacak hareketler görülmesin.

İsrail Gazze’yi vuruyor. Gazze burada bir mecaz-ı mürselden ibaret çünkü esas kastedilen Gazze’nin kadınları, çocukları ve doğması muhtemel ‘terörist yılanlar’.

İsrail anneleri ve sırf ana olma potensiyelinden dolayı tüm kadınları hedef alıyor. İşte bu kadar da kökten çözümcü, bu kadar da ileri görüşlü bir ulus! Yılanın başını küçükken ezeceksin. Henüz anne rahmine düşmemiş bir insan hücresini bile potansiyel tehlike olarak görecek ve yok edeceksin.

Üniversitede Johathan Swift’in A modest Proposal’ını okumuştuk. Zulmü öyle güzel hicveden bir makaleydi ki. Swift’e göre İrlanda fakirlikten kırılıp çocuklarına bakamayacak hale gelmişken, fazla çocuklarını zengin beyfendi ve hanfendilere yiyecek olarak satıp böylece ekonomik durumlarını kısmen de olsa düzeltebilirlerdi. Böylece çocuklar kendi hallerinde ölüp ziyan olmamış olurlar, aileler de birazcık durumlarını düzeltirlerdi. Swift, acı ama gerçekleri surata çarpan hicvinde, paçalarından çağdaşlık ağızlarının kenarından da yağ akan bu insanlara bir takım gurme tavsiyelerinde de bulunmuş; bir yaş civarında besili bir bebeğin nasıl yaparsanız yapın, haşlama, kızartma güveç, rosto… her şekilde çok leziz olacağını da eklemiştir. Ne o? Saçma mı geldi? Bunun ‘Tüm anneleri öldürmeliyiz!’ demekten ne farkı var? Ha, saçma olan Swift’in bunu yazdığı yılın 1729 olması ve o günden bu yana insanlığın bir adım ilerlememiş olması. O doğru bak.

Benim de İsrail’e naçizane önerimdir: Bu çocukları öldürmeye uğraşacaklarına, en iyi bildikleri ve en iyisi oldukları işe dönsünler: ticaret! Yahudi’den ala tüccar mı olur, bunu tüm dünya bilir! Bırakın doğup biraz semirsinler, sonra da fahiş fiyatlara bunları alır yersiniz. Bizzat yemeyi mideniz almazsa, hayvan yemi olarak falan kullanabilirsiniz. Sizden medeni olmasınlar, hala insan yiyen kabileler vardı sanırım Afarika’da bir yerlerde; onlarla iletişim kurabilirsiniz. Acayip bir sirkülasyon oluşur bana kalırsa. Ekonominize yapacağı katkı ve gider kesintilerinden bahsetmiyorum bile.

Bir yandan bilimde akıl ermez ilerlemelerin yaşandığı bir dünya var, öte yandan yemeğe ekmeği kalmamış insanları katlediyorsun; günlerce, aylarca, yıllarca… Tablo bu kadar absürdken bir de çıkıp hala çok anlamı varmış gibi ‘hümanist’ açıklamalar filan yapıyorsunuz. Hümanizm mi kalmış? İnsanlık onuru mu kalmış? Hitler’e çok kızdık, çok kınadık tarih boyunca. ne kötü adamdı o! Hitler’den bunca çeken bir milletin yıllar sonra 2014’ün dünyasında kalkıp aynını yapması ne ilginç.

Kuran’ı açıp biraz karıştırırsanız, “bu müslümanlara mı inmiş yahudilere mi ya?” diye bir kafa karışıklığı yaşayabilirsiniz çünkü yahudilerden o kadar çok bahsediliyor ki. Neredeyse insanlık var olalı beri başa bela, adı çıkmış bir ırk yani. İrlandalı çocuklar en güzel nasıl gider bilemeyiz ama sizin en iyi nasıl gideceğiniz belli, cehennemde kızararak.

300 Yüzsüz Spartalı

Etiketler

, , , ,

Ev halkımın karıncalara karşı yürüttüğü amansız mücadelede 6. aya girildi. Önceleri, ‘kışın üşüdüler de  üç beş tanesi yolunu şaşırıp bizim eve girdiler zaar’ gibi ılımlı politikalar güttük.

Halıda koltukta zaman içinde “karşılaştığımız” karınca kardeşlerle müzakerelerin sonuçsuz kalmasıyla, sağdan soldan arak bilgiyle evi defne yaprağıyla donattık. Halı altları, cam dipleri… Ayakları kesiliverir dediler. Hiçbir işe yaramadı. Kolonilere hiç istemesek de kimyasal silahlarla giriştik ve sonrasında günlerce ceset kaldırdık. Bitti sandık. Daha çok geldiler.

Zehri çektikçe kafası güzelleşen karıncalar daha da azmanlaşmaya, üstümüze başımıza tırmanmaya başladılar. Böylece salonu onlara bıraktık; edebimizle çekildik. Ee bükemediğin bileği öpeceksin. Annem daha çaplı zehirlemelere karşı çünkü cildimiz de zhirden etkileniyormuş. Hal böyle olunca oturduk kafa patlattık. İşgal ettikleri alanları, gezmeyi en çok sevdikleri rotaları belirleyip coğrafi haritalar çıkardık. Stratejilerini çözmeye çalıştık.

 

Biyolojik incelemeler başlattık,sapır sapır üremelerine bir açıklama getiririz belki diye.. Seçtiğimiz Alfa ve Beta karıncaları fanuslarda besleyip çiftleşmelerini bekledik. Boş… Ya Alfayla Beta birbirinden elektrik alamadılar, ya biz bakarken yapamadılar, ya da kısırdılar, bilemiyoruz. Sonuçta öyle korktuğumuz gibi üremiyorlardı; gece bir koyup sabah kırk almıyorduk yani.

Pet karınca yiyen aramalarına başladık. Güney Amerika’dan filan bakıştırıyoruz. Şöyle acar bir tane getirteceğiz nasipse.

Çalışkanlıklarıyla çocuklarıma örnek göstermeyeceğim bir hayvan artık karınca. Hatta öyle ki, nefret sıralamamda sivrisinekle yarışır hale geldi kör olasıca. Kör demişken, hani kördü lan bunlar? Ayrıca bunların başında kim varsa Leonidas resmen halt yemiş yanında.

Döşemelerin altında kat kat şap beton olduğunu bildiğimize göre temelimizi yediklerinden artık şüphemiz yok. Buradan yetkililere evvelden bildiriyorum: Birgün bizim ev çatadanak çökerse, müteahhitiydi ustasıydı kafa şişirmeyin; bizim altımızı karıncalar oydu.

Gereğini arz ederim.

Saygılarımla.

 

 

Well, well…

Hani Sendrom, hım? Hani? Long live the Semester!

Yağmurlu, soğuk, sıkıcı bir pazartesi sabahından herkese günaydınlar. Karga botunu giymeden yazmaya başlıyorum bugün. İş zamanı alarm çaldıkça 5 dakika daha diye inleyen bedenim tatil günleri yatmalara doyamayacak sanıyorum ama en fazla 9’da zınk! diye uyanıveriyor; alışmak sevmekten beter şey.

Efendim, iktisatçı adamın nişanlısı olarak tam da bana yakışacak şekilde, Euro’nun 3,196 TL olduğu ahir zamanda İtalya seyahatine çıkmaya karar verdim ki iki tabak makarnaya asgari ücreti bırakıp böylece ibretlik bir tatil geçireyim. Zaten bilenler bilir, bugüne kadar tatil planlarımda yanıldığım görülmüş şey değildir (!).

Yine de bana en çok dokunacak şeyin bir pet şişe suya 3 TL vermek olduğunu biliyorum. Bu nedenle el bagajı olarak 5 lt. su almayı düşünüyorum.

Malumunuz ayak bastığım ülke önce dağılma sonra sürünme sürecine giriyor. Daha evvel Yunanistan’a ettiğimi bu kez İtalya’ya yapmam diye umuyorum. Siz takipte olun, hatta yastık altı döviziniz filan varsa bir bilene danışın derim.

Görüşemediğimiz bu dönemde tunç devrinden direkt teknolojik çağa geçtim ben. Kızılötesinden sonra bluetooth’a alışmış ve telefonum komutlarıma uymadığında resetleyip onun suyuna giderek yaşamıştım. Ancak zamana bir yere kadar direnebiliyorsunuz. Etrafımda insanların şekerleri patlatıp telefonun ekranına sürekli bir iştah ve öfori ile baktıklarını görünce dedim “bizde niye yok?!”…

Akıllı bir telefonum var artık; dün beni iki saat kadar delirten. Benden daha ukalasını çekemediğim gibi benden daha akıllı görünen bir aletle de anlaşamıyor olmam anlaşılır bir denklem sanırım. Elimin çarptığı her yerden yeni bir şey çıkaran ve gerçekten bana sorduğu soruları anlamadığım bir telefon sayesinde kendimi ne kadar çağdaş hissediyorum anlatamam. En azından artık köpee atsan yemez fotoğrafları allayıp pullayıp sunabileceğim, yediğim içtiğim her şeyi anında bildireceğim, wc’den bile check-in yapıp böylece hayran kitlemi o 5 dakikalık boşlukta meraktan çıldırtmayacağım.

 Alın işte, şimdi ben de herkes gibiyim

 Biz böyle laflıyoruz da bu sırada şafak da akıp gidiyor; gerçi bugün askerliğin bitmesine ne kadar kaldı sahiden bilmiyorum (böyle de romantik böyle de cefakarım işte) ama en son 90’larda bir yerdeydik… Neticede o da kısmen kapuçino içip kitap okuyarak askerlik yapıyor; havaya giremiyorsak benim suçum mu?

 Her şey böyle güldürüklü gitmiyor elbette. Uzun aradan sonra ilk görüşmemizde içinizi daraltmayayım dedim; dertleşiriz sonra. Till then, hold the line please!

stokları bitiriyoruz!

Aaammmman tarrrııımmm!

Az önce kendimi markette gezmekten zevk alırken yakaladım!

Pilatesten çıkmış sakin sakin bir paket çay almak üzere markete girmiştim ki, birden bire şarküteride buldum kendimi.  Enteresan peynirler, meyveli yoğurtların cik’li mix’li isimleri çok hoşuma gitti. Bir o başından bir bu başından girip reyonları taraya taraya, savsak savsak dakikalarca yürümüşüm. Müşüm diyorum çünkü hatırlamıyorum. Nasıl eğlendiysem artık.

Lan nerde kaldı benim gençliğim? Sosyal hayatımı ve aktivitelerimi ne ara market gezmeye indirgedim? Hobilerim arasında makarna muhteviyatı okumak ve etiket incelemek de var artık. Lazım olsun olmasın, indirime giren, normal fiyatından her nasılsa çok daha aşağılara satılan, yani müşteride “buna çok ihtiyacım var/olabilir”i uyandıran her şeye baktım sanırım ve o “dursun yeri gelir” psikolojisiyle bir araba alakasız şey aldım. Kar mı yaptım yani? Bilmiyorum.

Şimdi karşımdaki sehpada bir paket çay, son derece gereksiz bir kupa, tıraş losyonu (babama tabi), oto parfümümle oturdum kendime şaşıyorum.

Savaş çıkacakmışcasına stokladığım makarnalarımdan birkaçını satsam alır mısınız? Çok güzel ıslak mendillerim var ya da, rengarenk? O zaman Halley tükenip de karaborsaya düşmeden on’lu paketlerimin birkaçını alın bari.

alnımızda bilgilerden bir çelenk

Sabahtan beri romantik atmosferde seyreden Öğretmenler Günü kutlamalarına farklı bir perspektif getirmek üzere; öğretmenliğin renkli detaylarından bir kuple sunmak isterim günümün anısına…

Geleceğimizi oluşturan, bizi yetiştiren ışık, aydınlık vb. metafor şovundan önce, öğretmen bir sabır taşıdır. Senin, hafta sonu tatilinde bile yaysız çenesine dayanamayıp “git az ötede oyna be mübarek evlat!”diye zıpıttırdığın çocuğu, sınıfa kazandırmada anlık stratejiler geliştiren insandır öğretmen…

Yeri gelmişken, “Sen bir çocukla başa çıkamıyorsun benim başımda kaç tane birden var!” klişesini de yapmadan geçmek istemem.

“Öğretmenim size zombi sesi çıkarayım mı ?” diye soran çocuğun bu denli mantık yüklü soruları karşısında sakin kalırız biz.

1468588_10151982705855139_1515320785_n

Milletin Bieber dinlediği yerde özgün karakterini koruyabilen öğrencilerin kağıtlarını okurken ne hissetsek bilemeyiz. Çocuk Kıraç, Ankaralı Turgut seviyorsa, seviyordur ve biz bunu Beth’le paylaşmak istemesini doğal karşılarız.

Deneme sınavlarında gözetmen oluruz. Çıt çıkmayan sınıfta mini mini yavrular gerilim yaşarken, arkalardan bir tanesinin kırağı görmemiş sesiyle, “Öğretmenim kızların adet görmesi ne demek?” diye bağırması gibi sancılı sürprizlere gebedir bu iş. O anda yüzümüze çivilenip açıklama bekleyen 24 çift gözü görmezden gelerek, Fen bilgisi sorusunda takılmış bu çaresiz öğrenciye son derece makul açıklamalar yaparız.

07102013943

Çocukların nefreti çok yakıcıdır. Ama bir o kadar da geçicidir. Kantin sırası kavgasında boğaz boğaza gelen iki veletin ertesi teneffüste maç yaptığını da görebilirsiniz; birbirine içten içe kin güden ve zehrini yazıya döken öğrenciler de…

Emir ve Alanur, sizin asla anlayamayacağınız ama çok önemli bir şeyi paylaşamıyor olabilirler; birbirlerinden nefret etmelerinde yine sizin aklınızın ermeyeceği çok haklı sebepler olabilir.

Biz bu çok yaratıcı küfürleşmeler karşısında da barış elçisi oluruz. Çocuklar küfürleşmede bile el yazısı kullanarak aslında hasmına saygı duymaya devam etmektedirler. Onlar isteseler de biz yetişkinler kadar çirkin olamıyorlar. Toplu halde her zaman aynı tadı vermeseler de, zaten özünde hepsi iyi çocukturlar, hepsi çocukturlar.

O halde alnımızda bilgilerden bir çelenkle beraber, Let’s Celebrate the holiday!

mad

Not: Bazı yaşanmış olaylar öğretmen arkadaşlarımın anılarından derlemedir.

istenmeyen evlat: pazar

Pazar gününün tüm bu sevimsizliği sadece yarının pazartesi olmasıyla alakalı değil. Özellikle herhangi bir sosyal paylaşım sitesi (böyle söyleyince çok etik oluyorum gibi geliyor) kullananan kişiler için temel neden bu değil.

Pazar günleri sen, paçaların çoraplarının içinde lekeli ve dökük eşofmanınla uyandığında, elinde cornflakes kasesi dışarıda akıp giden hayata laptopundan çaresizce tıklarken; sağda solda check-in yapan (böyle deyince de çok trendy oluyorum gibi geliyor), brunch görüntüleri paylaşan insanları görürsün. Elin her ne kadar gidip “like” da dese, içten içe o fotoğraf/kare/mekan sevimsizliğin daniskasıdır. Bir şey de diyemezsin tabi. İnsanlar hayatlarını yaşıyorlardır; güneş de şu günlerde cildimize son kez dokunurken insanlar günü iyi değerlendiriyorlardır işte.

Bir, elindeki zift kahveye (kasenin ne ara fincan olduğunu fark etmezsin bile , öylesine rutindir lanet gün) , bir de okunması gereken yığınla kağıda, yapılması gereken yığınla işe bakarsın. İnsanlara bir şey diyemezsin tabi, gezmeyin lan! diye haykırsan da içinden. Aşağı mı kalacaksın? Çaresiz, “I hate Monday, la la la…” temalı resimler, türlü komikliklikler paylaşır öfkeni hafifletirsin. Hıncını pazartesiden çıkarır sendromlara sığınırsın.

Yani özünde pazarın sevimsiz olduğu filan yok, fakirin ne çarşambadan ne salıdan var bir farkı. Ama o gezentiler yok mu…

denmiş bir deyim

 

 

Kuru boktan yağ sızdırmak diye bi laf vardır.

İyice sıkılıp pestil edilmiş diş macunundan hala fırçanın kılıyla macun çıkartmak gibi. Nutella kavanozunun bittiğine ikna olmayıp parmak marifetiyle yan duvarları günlerce sıyırmak gibi örneklerle açıklanabilir dilimizde.

Böyle denilebilir literatürde de siz ona bakmayın. Deyim aslında kısaca şu:

 

10112013991

Biz böyle zengin olduk işte. . .

Neyse efendim kendimle kafa bulmalarım bir yana dursun, vücudum yeniden benimle kafa bulmaya başladı. Öncelikle larenjitli biri olduğumu kabullenmiştim, ancak üstüne nezle eklendi. Sonra bu eziyet bana az gelince ben de gittim platese başladım. Daha evvel ciddi biçimde ilgilenmediğim gibi ciddiye de almamıştım. Ebru Şallı’yı gördüğüm yerde helallik isteyeceğim. Çok hafife almışım, çok eziklemişim kadını şu cahil halimle.

Parmak uçlarımda bile acılar var (demek oralarda da kas varmış), gözlerime yaşlar, sırtımda terler…

Peki duracak mıyım? O yoo dostum, yoo…

Bedenim acılar içindeyken psikolojimin de pek iyi olmadığını söyleyecek kadar samimiyiz artık. Pek değil. O. artık asker. Halbuki ne biçim trajedilere hazırlamıştım kendimi. Kağıtlarına hasret kokması gereken parfim sıktığım mektuplar yazacaktım; bir tutam saç maç belki… Olmadı. Adam askere diye Üsküdar’dan Eyüp’e geçti.

Beni ankesörlüden de aramasa asker olduğunu unutabilirim. Neyse ki melankolime yardımı oluyor o 212’li numara. Çağrıyı görünce böyle bir hisleniyorum. “Asker yolu bekleyen nışanlı” moduna alıyorum sesi filan. Ehe. Balına balız hakikaten de, yine de böyle özlemeli mözlemeli bir burukluk olmuyor değil. Sivilken ne iyiydi kerata.

 

 

larenjit günlüğüm

Meslek hastalıklarının “amelenin bel fıtığından” ziyade önemli bir konu olduğunun farkındaydım ancak bir “hocanım” olarak kendimi güvenli bölgede sanıyordum. Gelin görün ki mesleğimin henüz başında nur topu gibi meslek hastalığım oldu. 

 

Boğazım ağrıyor, bademciklerim şişti, konuşmaya çalışınca adam boğazlıyorlarmış gibi sesler çıkarıyorum.

 

Semptomlarımı bu şekilde anlattığımda sıradan bir boğaz enfeksiyonu gibi geliyor; oysa “larenjit” oldum dediğimde kendimi çok ender görülen bir hastalığa tutulmuşum gibi hissediyorum. 

 

Henüz farenjit değil. Ama doktorum boğazıma çubuğu sokarken bir yandan da bu hastalığı o kadar tatlı anlattı ki farenjite büyük sempati duyuyorum şu anda. Anlatırken hep hastalardan “öğretmenlerimiz” diye bahsetti. Anladım ki bu bir zümre hastalığı. Farenjit olsam kendimi tam bir öğretmen gibi hissedeceğim. (Evet hasta pskilolojisi çok farklı bir şey, hassasiyetime anlayış göstermenizi bekliyorum)

 

Başka bir ünlü meslek hastalığımız da varismiş. Eğer varis de başlarsa bence ben malulen emekli bile olabilirim. 

 

Neyse. Larenjitle ‘savaşmam’ için doktor bana fitil büyüklüğünde antibiyotikler verdi, paketi açınca bir an gerçekten bunu ağız yoluyla mı almalıyım diye düşündüm. 

 

Öğleden beri yayın arada gidip geliyor ama dün hiç yoktu. Aksi gibi de nekahet dönemim çok hareketli geçiyor, devamlı tanıdıklarla karşılaşıyoruz. Ben hatırımı soranlara ümükleniyormuşum gibi cevap vermeye çalışınca annem de bana dublaj yapma gereği duyuyor. Ya da ben ona acılı acılı bakıyorum, “sen bir çeviriver teyzeye, devreleri yandı yazık” der gibi. 

Tuhaf bir psikoloji  içindeyiz; sesim çıkmıyor diye mahçup olduk insanlara karşı, “Ehe şey, boğazlarımız şişti, ses de iyice gitti dünden beri, ehe…” 

Annem gerçek bir refakatçi gibi, larenjitimi içselleştirdi sağ olsun.

 

Exorcist’in devam filmi için başrol teklifi almadan önce iyileşmeyi ve sahnelere dönmeyi temenni ediyorum. 

 

fotoroman

Bir 4 Nisan 2012 günü demişim ki:
Bir genç kızın… diye başlayıp, hayatı, günlüğü, acıları falan fıstık diye onlarca şekilde devam eden onlarca başlık biliyoruz.
Bu da onlardan biri: Bir genç kızın evrimi…Bir başka deyişle, İşten çıkış ve özgürlüğüne dönüş manifestosu.
Başlarda böyle olacak zannediyordu.
Birkaç kadın ip gibi yan yana dizildiler; mülakat, gerginlik, atıp tutmalar, derken bir masa bir zımba bir yazıcı, olley!
Bir zaman sonra vücudunda seyirmeler başladı. Boyun damarları şişene kadar telefon konuşmaları, poposunda çamaşır izi çıkana kadar uzun oturuşlar…
Bu görüntü silikleşerek zihninden uçup giderken aynı zamanda kahvaltı edebilme özelliği de sona erdi.
Bünye mıncırılmış hamur toplarından ibaret poğaçalardan gayrısını tanımaz oldu.
 Zaman gene geçti. Zaten öyle de böyle de geçiyor kör olmayası, damla damla…
İş yaşamına dair pek çok istatistiki bilgiyi gözden geçirdi; kendine bir kategori bulmak istedi. Hırslı vamp kadın, kanaatkar şişman kadın, hayatı sorgulamayan salmış kadın, çalışkan sorunlu kadın, çalışan sorumluluklu kadın, çalışmayan sürünen kadın, çalışmayan muhtaç kadın, çalışan aciz kadın…
Hani en son şu fotoğraftaki kadın olmayı da istedi:
Çalışan, kendiyle barışık ve şanslı kadın…
Tabi şans demişken, muhatap almak zorunda olduğu zatlar genellikle böyle oldu:
Hani öyle ki, ima ettiğim kelimeyi alenen söylemeyeceğim, zira bu resmi yalnızca emsal teşkil etmesi açısından kullanıyorum, bu karedeki hayvanı tenzih ederim.
Sonra o da n’apsın…
Şu isyan bile elinde patladı neredeyse.
Rüzgar genelde tersten esti durdu. Gemisi batmadı tabi ama yelken direği kafasına indi, güverte demirleri kıçına battı.
Tek derdi şu cruise gemisine binerek Myanmar açıklarında kaybolmak. Bengal Körfez’inin bir yerlerinden yüzerek bir yerlere çıkmak. İnsani standartlarda keşfedilememiş yeteneğini bu şekilde ispatlamayı düşünüyor.
Sonra kameralara dehşet açıklamalar yapacak; kurbağa yedim, kaplan eğittim, hayatta kaldım...
Ve neden sonra bu olay da gündemden düşecek ve o kendiyle baş başa kalacak.
Ayaklı lambanın okuma ışığı yanacak. Omuzlarında bir battaniye, sallanan koltukta otururken diyecek: